27 Mayıs 2008 Salı

21 Temmuz 2003
Bu yazıyı Su’ya fwdlamamak için kendimi zor tuttum, üzülmesin diye son anda göndermekten vazgeçtim, çünkü direkt onu anlatıyor...
Bu arada bugün yine amerikalıların obeziteye karşı açtığı savaşla ilgili haberler geldi, onları artık seni baymasın diye fwdlamıyorum ama galiba hafiften, değil, bayağı ciddi biçimde, keçileri kaçırdılar; kilosu normalin üstünde olanlara vergi, ayrıca yüksek kalorili fast food tipi ürünlere özel tüketim vergisi, kilosu normal ve normalin altında olanlara vergi muafiyeti gibi ekonomik önlem paketlerini tartışmaya başlamışlar. Ayrıca zaten çoktan tıpkı sigara reklamlarının yasaklandığı gibi, yüksek kalorili gıdaların da reklamının kısıtlanması konusunda adımlar atılmış, şirketler bu konudaki yeni kurallara uyacaklarını beyan ediyorlar birer birer... Mesela bir ürünün içinde margarin gibi 'trans yağ'lar varsa, bunu paketin üstüne yazılması şartı falan. Bu son ikisi sağlıklı yaşama yönünde atılan güzel adımlar da sayılabilir, uluslararası şirketlerin tüketiciyi yanıltmaları ve haksız kar sağlamalarını önlemek için alınan insancıl tedbirler olarak da görülebilir de, ben şu 'vergi' kısmına, yani devletin işin içine girmesi olayına fena halde takıldım. Bu kısım şirketleri değil, direkt bireyi hedef alıyor çünkü.
Benim korkum yakında bilimkurgu filmlerinde hani vardır ya, baştan aşağı tulum gibi dar bir giysi giymiş, robota benzer vücut ölçüleri tam fit tipler, isimleri yoktur, kod adları ya da numaraları olur, uzay gemilerinin içinde bir oraya bir buraya koştururlar, genelde haplarla beslenirler. Iykk. Onlara döneceğiz diye çok korkuyorum. Su'yu görsen, yeni saç modeliyle aynı onlar gibi oldu. Ve bütün gün karşımda. Ve bütün gün toz bebek maması içiyor, haplara sadece bir adım kaldı!! Çok fena.
Aslında şişmanlığın ne zor ve kötü birşey olduğunu bilen biliyor. Vücut sağlığı açısından hiç ele almıyorum bile olayı, salt kafa sağlığı açısından çok kötü esas... Makaleler diyor ki, bazı yiyeceklerin içine alışkanlık yapıcı maddeler koyuyorlar, insanlar doydukları hissini algılayamıyor, yiyor, yiyor ve şişiyor. Şirketler bunu bilerek yapıyor, cezalandırılmalı. Şişmanları şişmanlığa iten ve de orada bırakan şey bence ne yemeklere konulan bu meçhul maddeler ne de yemek propogandası; esas öte taraftan süregiden fit vücut propagandası sorumlu bazı insanların hayatını karartan bu dertten. Birşey yasaklanacaksa, bunun yasaklanmasında fayda var aslında. Şişmanlık amerikalıların düz mantıkla hemen bağlantısını kurdukları gibi sadece sağlıkla değil, insanların aklında en önce güzellikle özdeşleştiriliyor. Güzellik de bu dünyada mutluluğun tek anahtarı olarak gösteriliyor. Tabii şişmanladıkça, sağlığı bir yana bırak, mutluluktan, hayattan kopan insanlar... Onlara mutluluk veren sadece yemekler var; onları anlayan, dır dır etmeyen. Ye dur, madem zayıflayamıyorsun, zayıflamak bu kadar zor; şişman ve mutsuz, dünyadan kopuk, kendi başına, ama en azından tek büyük zevki yemek yemekten vazgeçmeden yaşayan, zengin bir iç dünyaya sahip bir güruh insana dahil olursun. Bu sarmalın, bu kısırdöngünün içinden çıkmak öyle her babayiğidin harcı değil, kimseden bunu istemek de kimsenin hakkı değil. İnsanlar mutlu olurlarsa, yemekten başka çıkış yolları olduğunu hissederlerse kurtulabilirler bu dertten. Gazetelerdeki arka sayfa güzelerini görerek, Gülben Ergen'in selülitleri yüzünden aşağılandığı haberlerini izleyerek, mankenlerin bir kilo almasıyla eleştiri oklarına hedef oldukları yazıları okuyarak çıkamazlar ki bu mutsuzluk girdabından. Dışlanmaktalar çünkü ve dışlandıkça nefretleri gelişip dünyaya düşman, yemeklere dost kalıyorlar.*
Bir iki amerikalı akıllıca laflar etmemiş değil, “şişmanlık sorununun çözümü sadece big mac, patates kızartması ve kolayı kesmekte olsa tamam da, bu iş bundan çok daha karışık”, demişler. “Sanki bunları ikame edecek başka yüksek kalorili yiyecek yok mu” demişler. “O zaman portakal suyu da yasaklansın çünkü çok içilirse o da şişmanlatır”, falan gibi ters köşe argümanlar kullanmışlar. Bence de doğru... Ve ekonomiye bir iyilik yapılacaksa, keşke kimse fazla kiloları yüzünden mutsuz edilmese; obeziteye savaş açanlar diyorlar ki şişmanlar daha çok hastalanıyor, ekonomiye yük oluyor... Sen adamı delirt, şişmansın, iğrençsin, çirkinsin diye, ondan sonra hastalanır tabii. Hem de sadece fiziken değil, ruhen öyle bir hastalanır ki, bütün mc donald's ları kapasan da kar etmez artık.
Sonuçta gıda şirketlerinin reklamları azaltılabilir ama fit vücut propagandası sürdükçe (kimse bunu sona erdirmekten bahsetmiyor ve sona ermez de), dengeleri altüst olan kendilerini baskı altında hisseden insanlar, hele bir de böyle vergilerle falan, iyice toplumdan dışlanmış olacak. Ekonomiye dönüşü kesin süper olur bunun!? Dışarıdan müdahale ile bireyin kararlarını 'iyi yönde', ('iyi' burada ekonomik açıdan rasyonel yönde, demek oluyor - bu da daha düşük sağlık harcaması falan demek herhalde, sanki zayıflar hiç hastalanmazmış gibi!) etkilemek ne kadar mümkün, insan kendi iç dengesini kendi bulacak. Medyanın zayıfla baskısının yanı sıra şişmanım diye vergi ödeyen ve bunun mutsuzluğunu yaşayan insanın getireceği zarar, aynı insanın "vergi ödemeyeyim, acilen güzelleşeyim" diye strese girip vereceği kiloların getireceği yarardan ne kadar az olur, ne kadar fazla olur... bunu bir ölçebilse şu ekonomistler de biz de nasıl yaşayacağımızı bilsek?

Oh, ben şimdi gidip şöyle güzel bir öğle yemeği yiyeyim de bu dertlerden yani Amerikalar'dan çok uzak oluşumuzun tadını çıkarayım. Bir Su, bir de tekelci medya olmasa işte, bu sorunlardan uzak yaşayacağız ama:pp

:)))))))

AFİYET OLSUN

* Aynı konuda bir yoga gurusunun söyledikleri aslında bunca söze gerek bırakmadan herşeyi özetlemiş:
"The food should just be for nourishing but not for any other reason. While eating, we should eat in such a way that the food should be harmonized in our body. I have seen people eat food because they are bored and they do not know what to do. I have seen people who are angry or emotionally upset going and eating. The first important thing about the food is we should eat only when we are hungry. That is the harmony. In the nature, everything is in this harmony. You do not find a cat or a dog in the forest that is obese. They have plenty of things to eat but they don’t abuse their eating. They eat as much as their hunger. I was watching the Animal Channel on the television. A tiger having a wonderful food was resting. There was a deer very close to him. The tiger opened his eyes, looked at the deer and then closed his eyes again. Just because the deer was there, the tiger did not jump on the deer because he was not hungry. The speaker said the tiger was not violent and he was full so he did not eat the deer. So we should always think whether we eat food for the sake of hunger or because of many other reasons? That is one of the reasons why before eating we sit peacefully and say a simple prayer. It brings about our awareness. A simple prayer takes away your anger or your emotional disturbances and only hunger will be there."

-----Original Message-----
From: Ayse
Sent: Friday, July 18, 2003 3:01 PM
To: Undisclosed-Recipient:;
Subject: Fw: CAN DÜNDAR


Büyük kentlerin iş merkezlerinde öğle saatlerinde ellerinde birkaç yağsız
bisküit veya bir küçük havuç parçasıyla bürolarına koştururken görüyorsunuz
onları…
Asla doyasıya yemiyorlar; ama hep doyasıya yemeyi düşünerek geçiriyorlar
günlerini…
Ziyafetler rüyalarını süslüyor.
Baskülleriyle aralarında bir aşk ve nefret ilişkisi var:
Her gün tartı cihazına biraz merak, biraz endişeyle çıkıp onun ibresinde
görünen rakama göre günlerini iyi ya da kötü geçiriyorlar.
Baskül, giderek yaşamlarının korkulu sınav tahtasına dönüşüyor.
Hep özlemle baktıkları kotlarına bir türlü sığmayan bedenlerine kızıyor, onu
cezalandırmak için daracık korselere hapsediyorlar.
İncelme çabalarına vitrin olan siyah taytlarıyla boyuna çizgili
elbiselerinden vazgeçemiyorlar.
“Şişman” sözcüğünden iğrendikleri gibi, artık “toplu”, “balık eti”, “etine
dolgun” gibi kibarlaştirilmiş şişmanlik imalarindan da nefret ediyorlar.
Yaşamlari bir irade savaşiyla geçiyor.
Kalori çizelgeleri, diyet zindaninin parmakliklarina dönüşüyor zamanla…
Nefis bir akşam yemeginin peşisira sofraya agizlara layik bir tatli geldi mi
topluyor, çarpiyor, bölüyor, sonra sabahki baskül puanina göre ya “Bunu hak
ettim” deyip birkaç kaşik aliyor ya da midelerine taş basip garsona “Bana
bir elma soyup getirin lütfen” diyorlar.
İnceliyorlar.
* Zaman zaman kızıyorsunuz onlara…
Çantalarında bir şiir kitabı yerine “3 Ayda 15 kilo Verme Yolları” başlikli
broşürler gezdirmelerinden sikiliyorsunuz.
Damak zevklerini ve içgüdülerini, diş görünüşleriyle saglik kaygilarina feda
etmelerini anlayamiyorsunuz.
Kafalarinin içinde beyin yerine diyet reçeteleri taşidigi için kürdan gibi
kalmayi başarmiş şöhretlere özenmelerini, her firsatta “Kaç kilo verdim”,
“Nasıl görünüyorum” muhabbeti yapmalarını iç bayıcı buluyorsunuz.
Lakin bir yandan da, çoğunluğun heybetli basenine inat iştahla tencere
kaşıkladığı bir toplumda, mutfaktan yayılan bunca dayanılmaz kokuya karşı
verdikleri irade savaşına ve kendi vücutlarına gösterdikleri özene saygı
duyuyorsunuz.
Yemek sonlarında leziz bir ayva tatlısıyla perhizine nispet yapmak yerine
“Peki ben de bir elma yiyeyim bari” diyesiniz geliyor.
Afrika’da boyunlarında kocaman halkalarla yaşayan kadınların öyküsünü Coşkun
Aral’ın “Haberci”sinde izlemiştim:
Afrika kadini, hem inançlari ugruna, hem de kendisini güzelleştirdigine
inandigi için, bu dev halkalari çok küçük yaşta geçirirmiş boynuna…
Genç kızlar büyüdükçe halkalar boyundan çıkmaz olur, zamanla çeneyle omuz
arasında bir baskı aracına dönüşür ve boyunda uzama yaparmış.
Yıllar yılı çile çekerek boyunlarında gezdirdikleri bu halkalar sayesinde o
upuzun boyunlarıyla ortaya çıktıklarında hem hayranlık, hem sevgi
uyandırırlarmış çevrede…
Siyah kadını halka halka boğazlayan bu gönüllü esaretin tek tesellisi o
hayranlık duygusuymuş.
Ya günün birinde, kabileden bir kadın bu esaretten sıkılıp halkaları kesip
çıkarmak isterse…?
İşte işin asıl trajik yanı oymuş:
Çünkü halkalar çıkarıldığı anda, ömür boyu onlarla yaşamaya alışkın boyun
kemikleri, kafanın ağırlığını taşıyamaz ve kırılırlarmış.
Ve Afrikalı kadına güzellik karşısında tek bir seçenek kalırmış:
Ölüm…
Ya güzellik, ya ölüm…!
Geçen hafta bir televole programında sergilendi Gülben Ergen’in selülitleri…
Uyanık bir kameraman, onu -hem de kendi programında- gafil avlamış,
objektifiyle eteğinin yırtmacından süzülerek derinlere zoom yapmış ve orada
derinin nasıl kendini koyverip kat kat olduğunu ayrıntılarıyla
görüntülemişti.
“Yukarı”daki zindelikle taban tabana zıt bir enkazdı aşağıdaki baldırlar…
Muhteşem bir sarayin bakimsiz bodrum kati gibi bir baskinda ansizin,
çirilçiplak sergilenmişlerdi.
Ve ekranda Gülben, o selülitleri nasil uzun mücadeleler sonucu yendigini
anlatiyordu, sözlerini tekzip edecek görüntülerin çoktan çekildigini fark
etmeden…
Hayatlarını “Ya güzellik ya ölüm” kıskacına hapsedenler, kendilerini vareden
ekranın kendilerini yok etme hakkını da peşinen tanımış oluyordu belki…
Birkaç saniyelik görüntünün, boyunlarında ömür boyu taşıdıkları cazibe
halkalarını insafsızca kesip atıverme ve onca emekle inşa ettikleri
imajlarını canlı yayında gömme ihtimalini de baştan kabulleniyorlardı.
Yine de imaj endüstrisinin kendi yarattığı bir starı, en ufak defosunu
gördüğü anda “Güzellik yoksa ölüm” diyerek ekran karşisinda recmetmesini de
hazmetmek zordu.
Gülben’in selülit teşhiri sahnesinde bu türden bir infaz havasi sezdim
ve -bütün perhiz tutsaklari adina- kanali degiştirdim.

25 Haziran 2003, Çarşamba

Hiç yorum yok:

İzleyiciler

Yazdıklarımı düşünüyorum, düşündüklerimi yazıyorum

Fotoğrafım
İnişli yokuşlu, politize ama illa ki benden yazılar.

Ben'ce Sözlük

U
Umutkan: Herşeyi unutabilir... Ama bir umudu hep vardır.

K
Küratör: Sanatın editörü ?

S
Sanat: Bir rahatlama biçimi.

B
Bedbaht: Başkalarını kafaya takınca hissedilen mutsuzluğun sıfat hali. Not: gerçek mutsuzlukla karıştırılmamalı

Çeviri asla sadece çeviri değildir !

Başkalarının yazıp benim çevirdiklerim. Çevrim çevrim.

Dr Matrix ve Gizemli Sayılar (The Magic Numbers of Dr Matrix) / Martin Gardner / Güncel Yayıncılık - Açık Bilim Dizisi / İstanbul, Ekim 2004 / Çeviren : Neyran Savaşman Akyıldız
Pekçok bilimsel çalışmaya imza atan Martin Gardner, tüm zamanların en usta nümeroloğu Dr. Joshua Matrix öncülüğünde bizi, sayıların gizemli dünyasına davet ediyor... Scientific American dergisinde "Matematik Oyunları" adlı köşesinde 20 yıl boyunca Dr. Matrix ve kızı Iva'nın maceralarını aktaran Martin Gardner, kâh New York'ta, kâh Kalküta'da, kâh İstanbul'da ve daha pek çok şehirde onların izlerini sürüyor. Aslında bu iz sürmekten çok, bir rastlantıdır; tıpkı Dr. Matrix'in sayı ve dil arasında keşfettiği rastlantılar gibi... Amerika'daki başkanlık seçimlerinin sonucu, güneş sisteminin 32. ayının varlığı, pi sayısının bir milyonuncu basamağının 5 olduğu, Dr. Matrix'in bizi şaşırtan sayı-dil bağlantılı tahminlerinden sadece birkaçı... Elinizdeki kitap, pek çok matematikçinin, "matematiği milyonlara sevdiren adam" olarak değerlendirdiği Martin Gardner'ın, Dr. Matrix'le ilk karşılaşmasından öldüğü güne kadarki analizlerinden, kelime ve sayı oyunları hakkında kurduğu bağlantılardan oluşmuş, şaşırtıcı öngörülerin bir derlemesi... Bu kitabı okuduktan sonra çevrenizdeki pek çok sayısal rastlantının farkına varmak ilginç olacak... Matematik ve sayılarla dil arasındaki bağlantıyı merak eden herkesin okuması gereken bir kitap... (Arka kapak'tan)

Çevirenin Notu:
Arka kapak kitap hakkında bir yere kadar bilgi verebiliyor tabii. Oysa Dr Matrix'in maceraları matematiksel rastlantıların keşfiyle sınırlı değil kesinlikle. Kitapta depremlerin pek alışık olmadığımız yöntemlerle tahmininden, piramitlerin gizemli güçlerine, uzakdoğu öğretilerinden doğanın gelecek tahminine imkan verdiği iddia edilen ince sırlarına yolculuk edebilirsiniz. Kaderin cilvesi, bu pek hoşlanmadığım fizik ötesi konular böyle bir çeviri fırsatı ile gelip beni buldu. Oldum olası fallar, astroloji ve gelecek öngörülerinin her türlüsüne temkinli yaklaşmışımdır. Fakat bunu pozitif ilim düşkünlüğüme dayandıracak değilim. Aksine, bu tür öngörüleri fazlası ile ciddiye alıp üzerinde durma eğilimimden ötürü kendimi sıkıntıda bulduğum anlar olmuştur.
Şöyle keyif için bir fal baktırıp, astroloji yorumlarını gülümseyerek okumak ne bilgece davranışlar benim nazarımda esasen !

Beni cendereye sokan bu tür konulardan uzak durmayı seçmiştim ama işte bu kitap ile aslında onları hayatın çetrefil katı gerçekliğini biraz olsun gevşetecek emniyet sübapları olarak hafife almam gerektiğini bir kere daha anladım ve sanırım çeviriyle uğraştığım süre boyunca kefaretimi fazlasıyla ödedim. Artık bu mevzulara bilim dışı ve enti püften hikayeler olarak tepeden bakma hakkına sahip olabilir miyim ?

Blog Listem

Ebru

Ebru