Eskiden olsa takvim yaprakları derdik ama artık bilgisayarların takvimi demeli, Mayıs'ın 1'ini gösteriyor, yılın tazeliğini, yılın tazelendiği ayın en taze gününü... Emekçinin bayramını. Yıllar geçiyor geçmesine ama Türkiye için bu gün bayramın değil, yasın günü olarak kalıyor. Aynı tabloyu bir kere daha yaratan katman katman sorunlara 2008'de de yasakların muazzam boyutu eklenerek tamamlıyoruz bu günü.
Çalışanların hakları, iş ve işyeri güvenliği, sosyal güvenceleri konuşulacağına, tüm bu başlıklarda doludizgin hak kayıplarına paralel olarak artan eşi benzeri görülmemiş ceberrut önlemlerle anılacak bu senenin 1 Mayıs'ı.
Olmazdı ya, toplantı ve gösteri özgürlüklerine kapı açılmış olsaydı dahi, bir "kutlama" havası taşıyamazdı bu 1 Mayıs - Türkiye'de artık üzerine giydiği yas elbiseleri gereği. Takvimlere Türkiye için bu tarih, masmavi gökyüzünde ışıldasa da güneş, daimi fırtına diye işlenmeli. İşçinin hakları iyileşse, özgürlükler verilse, acı kayıpların kanlı tarihi ve yasakçı zihniyetin utancı peşimizi bırakmayacak çünkü. Öyle büyük bir yaraymış ki, en doğrusu kökten sünnet dendi bu yıl. Herhangi bir kıpırtıya dahi izin verilmedi.
İşçinin bayramında çalışmakta olan bir mısırcı önümüzdeki 1 Mayısların da fırtınalara gebe olduğunu anlatıyordu, sesini yükseltmeden. Öyle bildiğimiz süt mısır kazanını kaynatan mısırcı değil, işveren mağduru, günde 20 YTL'ye şu maliye bakanının oğlunun mısır tezgahında çalışan mısırcılardan. Ama ne tezgah ! Tane tane dökülmüş, margarine bulanmış ve çeşit çeşit soslanmış, genetiğiyle de itinayla oynanmış mısırlar yalnızca o tezgahta bile günde bin ytl'yi görüyormuş. Bir kilo mısırın alışı 1 dolar (yazıyla bir yeni türk lirası yirmi küsur yeni kuruş), satışından kalan 90 YTL'ye varıyor. Tezgah sayısı yalnız İstanbul'da 240. Gerisini varın siz hesap edin, ancak şunu da hesaba katmalı: mısır satıcısının hiçbir sigortası yok. Talep etmeleri halinde cevap "beğenmiyorsanız gidersiniz". Satıcıya mısırların konduğu ucuz plastik kaplar sayıyla veriliyor. Eskaza biri uçsa yevmiyesinden kesiliyor. Geçenlerde iki arkadaşı gelmiş, iki kap ikram da mı etmesin ? Fakat bonkörlüğün küçük bir bedeli var, günlük ücretinin 12 YTL'ye düşmesi. Hepsini kabullenmiş görünse de yaşananları hazmedemediği tek olay haksızlıkları dile getiren bir başka satıcının ertesi gün terör örgütü üyeliği suçlaması ile tutuklanması. Şimdi 17 yıla mahkum. İnanın Kürtçeyi bile unutmuştu, ne alakası olacak terörle, örgütle, diyor dönüp tekrar tekrar.
Satıcının son sözü "Benim de giyeceğim bir kefen, onların da. Bu paraları nereye götürecekler ?" oluyor ve acı, mağrur bir gülümsemeyle mavi göğe bakıyor.
İsyan etmediğimiz için sırf, umarsız olduğumuza, grev kırıcı olduğumuza inanmak istemiyorum.
1 Mayıslarını bunca acıyla geçiren bu ülkenin insanı, yapılan haksızlıklara dayanma gücünü bu varoluşçu tevekkül cümlesinden mi alıyor ?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder