“Muhacir değil, mübadil !”
Aradaki fark anlatılıyor iktisat tarihi derslerinden birinde.
İlk dönem yarısı boş olan sınıf şimdi ağzına kadar dolu. Hocanın çekimine kapılan bir grup insan, kendi kendilerine okuyarak da rahatlıkla keşfedebilecekleri bilgileri bu sakin adamdan dinlemeyi tercih ediyor. Havalar sıcak, ilgi büyük.
“İşte bu yüzden kabul etmezler, biz muhacir değil, mübadiliz diyerek farkı vurgulama ihtiyacı hissederler” anlamına gelen cümleler kuruyor hoca ama vurgulanan fark tüm basitliğiyle yüzüme çarpmış bir kere.
Evet bu tespiti ilk defa duyuyorum, yine de sorgulanmamış bilgiyle hiç muhacirlikle ilişkilendirmemişim aile tarihimi ama mubadil olmak da gerçekten çok es geçilmemiş mi ?
Bölük pörçük anılar, muhacir olmanın da, mübadil olmanın da önemini yitirdiği hayat mücadelesi. Yeni başlangıç yapmak belli ki hep zor olmuş, çok zor. Kundakta bebeğiyle mübadele yollarına düşmek, kimi kez susuzluktan atların idrarını içmeye kadar varan yokluk, geride kalanlar, acı. Çeyiz sandıklarına boca edilen salçalar evlenme çağındaki kızların gördüğü tek işkence olsa...
Bir kerede gelinmemiş ki... Bizimkiler misal, Drama-İstanbul-Drama-Samsun yapmış... Aynı ailenin kimi fertleri Samsun yerine Akhisar’a varmış... Bir kol da Samsun-Selanik-Samsun rotasını çizmiş.
Yine de mübadil olmak, malını mülkünü gönülsüz bırakmak, tutunacak dalı olup ondan koparılmak, bunların hepsinden, ya da bir kısmından umduğunu bulamayıp yeni yer yurt arayışına girmek olan muhacirliğe nedense yeğ tutuluyor.
Genelleme var elbette, insana dair her türlü konu derse dönüşebilmesi büyük ölçüde genellemeyi de beraberinde getiriyor ama acının içinde başını dik tutma, kendini bir diğeriyle kıyaslama ve üstün konuma koyma çoğu durumda ağırlıklı olarak mevcut. Dersteki genelleme çok da sakil durmuyor.
Mübadele de öncesindeki şiddete yeğleniyor, belki ondan kabullenilip üzerinden geçen yıllar geride bırakılan toprakların hasretini unutturuyor.
Şimdi iki tarafta da bazen hoş, bazen nahoş anılar, bir ders notuna dönüşen koskoca yaşanmışlıklar... Bu toprağa ulaşmak kolay olmamış, burada yaşamak da. Burası onların, orası bizimmiş ne de olsa. İnsan nerede olsa yaşar mı ? Göçerlere bakınca öyle gibi gelir ya. Onların da evleri o göç yolu.
Hala hayırla yad ediliyor, belki de hiç görülmemiş, ya da hafızalarda gitgide silinmiş olan topraklar. İletişimin muazzam imkanlarıyla elle tutulacak kadar yakınlaşıyor, çatışmalar yerini ortak tarihin keşfine çıkılan turistik ziyaretlere bırakıyor. Bu ziyaretlerden başka hiçbir gezide hissedilmeyen bambaşka tatlarla, bir heyecan, bir kalp çarpıntısıyla dönülüyor. Kimi kez sarnıçlarda saklı altın küpleri iki taraftan torunların aklına düşse de, çoğunluğun ganimetlerde gözü yok.
Birlikte söylenecek bir türkü, tokuşturulacak kadehler mübadelenin muhacirliğe belki tek üstünlüğü.
Aradaki fark anlatılıyor iktisat tarihi derslerinden birinde.
İlk dönem yarısı boş olan sınıf şimdi ağzına kadar dolu. Hocanın çekimine kapılan bir grup insan, kendi kendilerine okuyarak da rahatlıkla keşfedebilecekleri bilgileri bu sakin adamdan dinlemeyi tercih ediyor. Havalar sıcak, ilgi büyük.
“İşte bu yüzden kabul etmezler, biz muhacir değil, mübadiliz diyerek farkı vurgulama ihtiyacı hissederler” anlamına gelen cümleler kuruyor hoca ama vurgulanan fark tüm basitliğiyle yüzüme çarpmış bir kere.
Evet bu tespiti ilk defa duyuyorum, yine de sorgulanmamış bilgiyle hiç muhacirlikle ilişkilendirmemişim aile tarihimi ama mubadil olmak da gerçekten çok es geçilmemiş mi ?
Bölük pörçük anılar, muhacir olmanın da, mübadil olmanın da önemini yitirdiği hayat mücadelesi. Yeni başlangıç yapmak belli ki hep zor olmuş, çok zor. Kundakta bebeğiyle mübadele yollarına düşmek, kimi kez susuzluktan atların idrarını içmeye kadar varan yokluk, geride kalanlar, acı. Çeyiz sandıklarına boca edilen salçalar evlenme çağındaki kızların gördüğü tek işkence olsa...
Bir kerede gelinmemiş ki... Bizimkiler misal, Drama-İstanbul-Drama-Samsun yapmış... Aynı ailenin kimi fertleri Samsun yerine Akhisar’a varmış... Bir kol da Samsun-Selanik-Samsun rotasını çizmiş.
Yine de mübadil olmak, malını mülkünü gönülsüz bırakmak, tutunacak dalı olup ondan koparılmak, bunların hepsinden, ya da bir kısmından umduğunu bulamayıp yeni yer yurt arayışına girmek olan muhacirliğe nedense yeğ tutuluyor.
Genelleme var elbette, insana dair her türlü konu derse dönüşebilmesi büyük ölçüde genellemeyi de beraberinde getiriyor ama acının içinde başını dik tutma, kendini bir diğeriyle kıyaslama ve üstün konuma koyma çoğu durumda ağırlıklı olarak mevcut. Dersteki genelleme çok da sakil durmuyor.
Mübadele de öncesindeki şiddete yeğleniyor, belki ondan kabullenilip üzerinden geçen yıllar geride bırakılan toprakların hasretini unutturuyor.
Şimdi iki tarafta da bazen hoş, bazen nahoş anılar, bir ders notuna dönüşen koskoca yaşanmışlıklar... Bu toprağa ulaşmak kolay olmamış, burada yaşamak da. Burası onların, orası bizimmiş ne de olsa. İnsan nerede olsa yaşar mı ? Göçerlere bakınca öyle gibi gelir ya. Onların da evleri o göç yolu.
Hala hayırla yad ediliyor, belki de hiç görülmemiş, ya da hafızalarda gitgide silinmiş olan topraklar. İletişimin muazzam imkanlarıyla elle tutulacak kadar yakınlaşıyor, çatışmalar yerini ortak tarihin keşfine çıkılan turistik ziyaretlere bırakıyor. Bu ziyaretlerden başka hiçbir gezide hissedilmeyen bambaşka tatlarla, bir heyecan, bir kalp çarpıntısıyla dönülüyor. Kimi kez sarnıçlarda saklı altın küpleri iki taraftan torunların aklına düşse de, çoğunluğun ganimetlerde gözü yok.
Birlikte söylenecek bir türkü, tokuşturulacak kadehler mübadelenin muhacirliğe belki tek üstünlüğü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder